Aldatıcı indirimli satış yapanlara ceza yağdı

COVID-19 pandemisi, dünya nüfusu için eşi benzeri görülmemiş bir tehdit teşkil etmektedir. Dünya çapında yayılan ilk hastalık olmamasına rağmen hükümetler daha önce hiçbir salgınla bu kadar şiddetle mücadele etmemiştir. Mevcut tıbbi kaynakları korumak amacıyla bulaşma hızını yavaşlatmak için karantina ve seyahat yasağı dâhil olmak üzere hafifletme çabaları denenmektedir. Bunları ve diğer halk sağlığı tedbirlerini finanse etmek için dünya çapında hükümetler daha önce pek benzeri görülmemiş düzeyde bir ekonomik ateş gücünü devreye sokmuştur.

“Küresel mali kriz” olarak adlandırılsa da 2008’de başlayan gerileme, dünyanın 11 gelişmiş ekonomisinde büyük ölçüde bir bankacılık krizi niteliğindeydi. Çin’deki çift haneli büyüme, yüksek emtia fiyatları, yalın bilançolar ve gelişen piyasalar son küresel krizin çalkantıları karşısında oldukça dirençli durmuştur. Ancak güncel ekonomik yavaşlama farklıdır. Bu şokun ortak özelliği, yani ulusal sınırları tanımayan yeni koronavirüs, küresel toplumun büyük bir kısmını Büyük Buhrandan bu yana hiç olmadığı kadar resesyona sokmuştur. Sonuç olarak toparlanma süreci, gerileme kadar sert ve hızlı olmayacaktır. Bunun nihayetinde de daralmayla mücadelede kullanılan maliye ve para politikaları ekonomik kayıpları ortadan kaldırmaktan ziyade hafifletecek ve küresel ekonominin 2020’nin başındaki haline geri dönmesi için daha uzun bir zaman dilimine ihtiyaç duyulacaktır.

Pandemi, dünyanın birçok yerinde finansal krizin takip edeceği çok büyük bir ekonomik daralmaya sebep olmuştur, zira iflasların yanı sıra şirketlerin batık kredileri de birikmektedir. Gelişen dünyada temerrüde düşen ülkeler de hızla artmaktadır. Bu krizin izleyeceği yol, bundan önceki son krizdekine benzer olmakla birlikte küresel ekonomik faaliyetteki çöküşün büyüklüğü ve kapsamıyla orantılı biçimde daha kötü olacaktır.

Kriz, düşük gelirli hane halkını ve ülkeleri daha varlıklı olan emsallerinden daha sert vuracaktır. Esasen Dünya Bankası’nın tahmini, küresel ölçekte yaklaşık 60 milyon kişinin pandemi nedeniyle aşırı yoksulluğa sürükleneceği yönündedir. Birçok ülkede bilançonun zarar edip bir zamanlar durdurulamayan küreselleşme ilerlemesinin artık durma noktasına gelmesiyle beraber küresel ekonominin de bunun sonucunda daha farklı işlemesi beklenebilir.

 

Tüm motorlar durdu

Yakın zamanda yaptığı analizde Dünya Bankası, küresel ekonominin 2020 yılına kadar yüzde 5.2 oranında daralacağını öngörmüştür. ABD İşgücü İstatistikleri Bürosu da kısa süre önce yayınladığı verilerde son 72 yılın en kötü aylık işsizlik rakamına ulaşıldığını açıklamıştır. Birçok analiz, ABD’deki işsizlik oranının önümüzdeki yılın ortalarına doğru çift haneli rakamlara yakın olacağını öngörmektedir. İngiltere Merkez Bankası, bu yıl Birleşik Krallık’ın 1706’dan bu yana en sert düşüşle karşı karşıya olacağı uyarısında bulunmuştur. Bu durum, bir “buhran”- yani pandemi buhranı – olarak adlandırılmayı hak edecek kadar vahimdir.

Ne yazık ki Büyük Buhranın hatırası, ekonomistleri ve diğerlerini bu kelimeyi kullanmaktan alıkoymuştur çünkü 1930’lardaki çöküş, gerek derinliği gerekse süresi bakımından bir daha tekrarlanmayacak kadar içler acısıydı. Ancak on dokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın başları da buhranlarla doluydu. Bu ıstırabı tanımlamak için daha hafif bir tabir kullanmak, işlerini kaybeden ve işletmelerini kapatan onca insana saygısızlık olurdu.

Epidemiyologlar, COVID-19’a sebep olan koronavirüsü yeni bir virüs olarak kabul etmekte ve bunun akabinde de virüsün yayılması, kamu ve özel sektörden benzer yeni tepkilerle karşılanmaktadır. Yayılımı yavaşlatmak için mutabık kalınan yaklaşım, çalışanları geçim kaynaklarından, müşterileri de piyasalardan uzak tutmaktadır. 1918-1919’daki İspanyol gribi gibi ikinci veya üçüncü dalganın gelmeyeceğini varsayarsak bu pandemi, ters V şeklinde bir eğri modelini izleyerek enfeksiyon ve ölümlerde artışın artından düşüşe geçecektir. Fakat bu senaryo gerçekleşse dahi COVID-19 muhtemelen dünyanın bazı yerlerinde kolay kolay bitmeyecektir.

Şimdiye kadar hastalığın görülme sıklığı eşzamanlı olarak gerçekleşmemiştir. Yeni vaka sayısı önce Çin’de azalmış ardından Asya’nın diğer bölgelerinde ve sonrasında Avrupa’da ve akabinde de kademeli olarak ABD’nin belli yerlerinde azalmıştır (diğer yerlerinde tekrar artmaya başlamadan önce). Aynı zamanda Brezilya, Hindistan ve Rusya gibi uzak coğrafyalar da COVID-19 merkezi haline gelmiştir. Bu krizde ekonomik çalkantı, hastalıkla başa baş gitmektedir. Bu iki yönlü saldırı da küresel ekonomik faaliyette derin bir yara açmıştır.

Bazı önemli ekonomiler şimdi tekrardan açılmakta, bu da Asya ve Avrupa’da iyileşen iş koşullarına ve ABD işgücü piyasası geri dönüşlerine yansımaktadır. Bununla beraber bu sıçrama süreci, toparlanma ile karıştırılmamalıdır. On dokuzuncu yüzyılın ortalarından bu yana görülen en kötü finansal krizlerin hepsinde kişi başına GSYH’nin kriz öncesi döneme dönmesi yaklaşık sekiz yıl sürmüştür (ortalama yedi yıldır). Tarihi seviyelerde mali ve parasal teşviklerle, ABD’nin daha iyiye gideceği beklentisi olabilir, fakat birçok ülke COVID-19’un yarattığı ekonomik hasarı karşılama kapasitesine sahip değildir. Devam eden sıçrama süreci, derin bir çukurdan çıkmak için uzun bir yolculuğun başlangıcıdır.

Bu ortamda her türlü tahmin belirsizliklerle dolu olmasına rağmen toparlanmaya giden yolun uzun olacağını gösteren üç gösterge mevcuttur. Bunlardan birincisi ihracattır. Sınırların kapalı olması ve karantina sebebiyle mallara duyulan küresel talep daralmış ve bu da ihracata bağımlı ekonomileri derinden vurmuştur. Pandemiden önceki süreçte dahi birçok ihracatçı baskılarla karşı karşıyaydı. 2008-2018 yılları arasında küresel ticarette büyüme önceki on yıla kıyasla yarı yarıya azalmıştır. Daha yakın zamanda ise, ABD Başkanı Donald Trump’ın 2018’de başlattığı ABD-Çin arasındaki ticaret savaşından ihracat zarar görmüştür. Turizmin önemli bir büyüme kaynağı olduğu ekonomiler için uluslararası seyahatin çöküşü felakete yol açmıştır. Uluslararası Para Fonu, Karayipler’de – ki bazı ülkelerinde turizm gelirin ve istihdamın yüzde 50’si ile 90’ına tekabül etmektedir – turizm gelirlerinin ancak “önümüzdeki üç yılda kademeli olarak kriz öncesi seviyelere dönebileceği” öngörüsünde bulunmuştur.

Yalnızca ticaret hacmi değil büyük ölçüde ihracat fiyatları da düşmüştür. Düşen emtia fiyatlarının en görünür olduğu yer de petrol piyasasıdır. Yavaşlama, enerjiye olan talepte büyük bir düşüşe sebep olmuş ve OPEC üyeleri, Rusya ve diğer müttefik üreticilerden oluşan OPEC-Artı (OPEC+) olarak bilinen ve geçtiğimiz üç yılın büyük bir kısmında varil başına fiyatları 70 dolardan 45 dolara çeken kırılgan koalisyonu paramparça etmiştir. OPEC+, ancak talebin güçlü olduğu zamanlarda ve nominal arz kesintileri gerekli olduğunda işbirliği yapabilmiştir. Ancak bu pandeminin gerektirdiği arz kesintileri, kartelin iki ana aktörünün, yani Rusya ve Suudi Arabistan’ın, aslında hiç de istekli olmadıkları esas ıstıraba dayanmalarına sebep olmuştur. Bunun sonucundaki aşırı üretim ve petrol fiyatlarındaki serbest düşüş, gelişmekte olan piyasalardakiler başta olmak üzere, ABD’deki kaya petrolü ve gaz sektörü de dâhil,  tüm üreticilerin iş modellerini test etmektedir. Buna eşlik eden finansal gerginlikler, ABD ve başka ülkelerdeki zaten güçsüzleşmiş olan varlıklar üzerindeki dertleri artırmıştır. Örneğin petrole bağımlı olan Ekvador, Nisan 2020’de temerrüde düşmüştür ve diğer gelişmekte olan petrol üreticilerinin de aynı akıbete uğrama riski yüksektir.

Diğer önemli ekonomik sıkıntılarda küresel ekonominin aldığı darbeler yalnızca kısmi olmuştur. 1980’lerin başında Latin Amerika’da on yıllarca süren borç krizi ve 1997’deki Asya mali krizinde, en gelişmiş ekonomilerin çoğu büyümeye devam etmiştir. Gelişmekte olan piyasalar, özellikle de Çin, 2008 küresel mali krizinde büyümenin kilit kaynağı olmuştur. Ancak bu sefer durum öyle değildir. Tüm motorlar en son Büyük Buhran’da kontak kapatmıştır ancak bu seferki çöküş benzer biçimde ani ve sert olacaktır. Dünya Ticaret Örgütü, 2020’de küresel ticaretin yüzde 13 ila 32 arasında küçüleceğini tahmin etmektedir. Sonuç şayet bu değer aralığının ortalarında bir yerlerde olursa 1930’ların başından bu yana küreselleşmenin en kötü yılı olacaktır.

Bu sefer buhran, hali hazırda birçok ülkenin ekonomik temellerinin zayıfladığı bir döneme denk gelmiştir.

Toparlanmanın uzun süreceği ve yavaş olacağına dair ikinci gösterge de işsizliktir. Pandemiyi hafifletme çabaları, tarihin en karmaşık aygıtı olan modern piyasa ekonomisini parçalamaktadır ve parçalar da hızla veya kolayca birleştirilemeyecektir. Kapanan işletmelerin bazıları tekrar açılmayacaktır. Bu işletmelerin sahipleri de tasarruflarını eritecek ve gelecekteki girişimleri ile ilgili daha tedbirli bir tutum benimseyecektir. Girişimci sınıfı elemek innovasyona fayda sağlamayacaktır.

Dahası, ücretsiz izne çıkarılan veya işten çıkarılan bazı çalışanlar işgücünü kalıcı olarak terk edecektir. Diğerleri de becerilerini yitirecek ve uzun süren işsizlik döneminde mesleki gelişim fırsatlarını kaçıracak ve böylelikle potansiyel işverenler için daha az cazip hale geleceklerdir. Burada en kırılgan grup da zaten hiç işe girmemiş olan ve  – bozulmuş bir ekonomiye giriş yapan mezunlar olacaktır. Neticede, 40’lı ve 50’li yaşlarda olanların maaş performansları, gençlik yıllarında ve 20’li yaşlarındaki iş durumları ile açıklanabilir. İstihdam yarışının daha henüz en başında tökezleyenler kalıcı olarak geride kalacaklardır. Bütün bunlar olurken, hala okula gidenler sosyal mesafeli çevrimiçi sınıflarda standartların altında eğitim almakta; hele ki internet bağlantısının olmadığı veya yavaş olduğu ülkelerde daha yoksul olan öğrenciler eğitim sisteminden toplu halde çıkmaktadır. Bu da arkada bırakılan bir diğer grup olacaktır.

Ulusal politikalar elbette önemlidir. Avrupa ekonomileri, genel anlamda çalışamayan veya çalışma saati kısalan çalışanların maaşını sübvanse ederek işsizliğin önüne geçerken ABD bunu yapmamaktadır. Gelişmekte olan ekonomilerde, insanlar büyük ölçüde güvenlik ağı olmadan çalışmaktadır. Ancak göreceli servetten bağımsız olarak hükümetler daha fazla harcama yapmakta ve daha az kazanmaktadır. Birçok yerel yönetim ve il idaresi, yasalar uyarınca dengeli bir bütçe tutmakla yükümlüdür, bu da şu anda artan borcun ileride kemer sıkmayla sonuçlanacağı anlamına gelmektedir. Bu arada merkezi hükümetler de vergi tabanları küçülürken dahi kayıp yaşamaktadır. Ekonomisi ihracat, turizm ve yurtdışında çalışan vatandaşların havalelerine dayanan ülkeler, ekonomi rüzgârını en sert hissedecek olanlardır.

Belki de daha büyük sorun, bu buhranın dünyanın en yoksul ülkeleri dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik temellerinin zaten zayıfladığı bir döneme denk gelmesidir. Kısmen daha önceki bu istikrarsızlığın sonucu olarak kredi kuruluşları tarafından derecesi düşürülen borçlu devletlerin sayısı 1980’den bu yana en fazla bu yıl artmıştır.  Şirketlerin kredi derecelerinin düşürülmesi de benzer bir seyir izlemiş ve özel sektörün hataları genelde kamu sektörünün yükümlülüğü haline geldiğinden bu durum hükümetler açısından kötü olmuştur. Sonuç itibarıyla kaynaklarını tutumlu yöneten devletler dahi tepetaklak olmuştur.

Bu krizin üçüncü belirgin özelliği de ülkelerin kendi içinde ve ülkeler arasında oldukça geriletici nitelikte olmasıdır. Devam etmekte olan ekonomik bozulma daha düşük gelirlilerin üzerine daha ağır bir yük bindirmektedir. Bu insanların genelde uzaktan çalışma imkânı veya çalışmıyorken de kendilerini idame ettirecek kaynağı yoktur. Örneğin ABD’de küçük işletmelerin istihdam ettiği tüm çalışanların neredeyse yarısı, çoğunlukla maaşların düşük olduğu hizmet sektöründedir. Bu küçük işletmeler de pandeminin tüketici davranışı üzerindeki etkilerinin zorunlu karantinadan çok daha uzun sürmesi sebebiyle iflas karşısında en kırılgan olanlardır.

Sosyal güvenlik ağlarının gelişmediği veya mevcut olmadığı gelişmekte olan ülkelerde, yaşam standartlarındaki düşüş çoğunlukla toplumun en yoksul katmanlarında görülecektir. Pandeminin geriletici özelliği, hastalığın ve karantinanın tedarik zincirini ve tarımsal işgücünün göç modelini bozduğundan gıda fiyatlarının dünya çapındaki sert yükselişi ile daha da belirginleşebilir. Birleşmiş Milletler kısa süre önce dünyanın 50 yılın en kötü gıda kriziyle karşı karşıya olduğu yönünde uyarıda bulunmuştur. En yoksul ülkelerde gıda harcamaları tüketimle ilişkili harcamaların yaklaşık yüzde 40’ı ila 60’ı arasında olup düşük gelirli ülkelerdeki insanlar gıdaya gelişmiş ekonomilerdeki emsallerinden beş ila altı kat daha fazla para harcamaktadır.

 

Toparlanmaya giden yol

2020’nin ikinci yarısında, halk sağlığı krizi yavaş yavaş kontrol altına alınırken, ekonomik faaliyet ve istihdamda, finansal piyasalardaki iyimserliği besleyecek şekilde etkileyici görünümlü kazanımların olması muhtemeldir. Ancak bu sıçrama etkisinin tam toparlanmayı sağlaması mümkün değildir. Aydınlanmacı ve koordineli bir makroekonomik politika tedbirleri dahi üretilmemiş ürünleri veya hiç sunulmamış hizmetleri satamaz.

Şu an kadar dünyadaki mali müdahale nispeten dar çerçevede hedeflenmiş ve geçici olarak planlanmıştır. Normalde katı olan ABD Kongresi geçen bu kadar hafta içerisinde dört sefer teşvik kanunu çıkarmıştır. Ancak bu tedbirlerin çoğu ya tek seferlikti ya da önceden belirlenmiş son tarihleri vardı. Müdahalenin hızı, şüphesiz ki sorunun şiddetinden ve ani olmasından dolayı etkilenmiş bu da siyasilere kanuna imtiyaz ekleme fırsatı vermemiştir. ABD’nin eylemleri, G20 ülkelerinin ekonomilerine kattıkları tahmini 11 trilyon dolarlık mali desteğin büyük bir kısmını temsil etmektedir. Bir kez daha, büyük ölçek daha büyük manevra alanı sunmuştur. Ekonomileri büyük olan ülkeler daha kapsamlı teşvik planları geliştirmiştir.

Buna karşın G20’deki on gelişmekte olan piyasanın sağladığı toplam teşvik, gelişmiş ekonomisi olan emsallerinin yüzde beş oranında altında kalmıştır. Ne yazık ki bu da konjonktür karşıtı müdahalenin şokun daha sert vurduğu yerlerde daha küçük olacağı anlamına gelmektedir. Böyle bile olsa gelişmiş ekonomilerdeki mali teşvik, büyük rakamların göstermeye çalıştığından daha az etkilidir. Yine G20’de yalnızca Avustralya ve ABD şirketlere ve bireylere kredi, öz kaynak ve garanti şeklinde verdiği paradan daha fazlasını harcamıştır. Avrupa ekonomilerindeki teşvik, harcamalardan ziyade daha çok büyük işletmelerin bilançoları ile ilgilidir, bu da talep şokunun önüne geçilmesinde ne denli etkili olduğuna dair soruları beraberinde getirmektedir.

Merkez bankaları da aynı zamanda zayıflayan küresel ekonomiyi teşvik etme çabasına girmiştir. Faiz oranlarını tarihin en düşük seviyelerinde tutmak için daha önce alınan kararlarla eli kolu bağlanmamış olan bankalar – Japonya Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankasının yaptığı gibi – para akışı üzerindeki kontrollerini gevşetmiştir. Bu grupta Brezilya, Şili, Kolombiya, Mısır, Hindistan, Endonezya, Pakistan, Güney Afrika ve Türkiye dâhil gelişmekte olan ekonomilerin merkez bankaları yer almaktaydı. Daha önceki gerginlik zamanlarında buralardaki görevliler genellikle aksi istikamette giderek, döviz kurunun değer kaybetmesini önlemek ve enflasyonu kontrol altında tutmak ve geniş anlamda sermaye kaçışının önünü kesmek için politika faizlerini artırıyordu. Muhtemelen bu ortak şok, genelde paranın değer kaybının ve düşen faiz oranlarının eşlik ettiği sermaye kaçışına ilişkin endişeleri azaltarak herkes için fırsat eşitliği sağladı.

 

En az bunun kadar önemli olan bir diğer konu da merkez bankalarının bankacılık sistemine para rezervi pompalamak ve borçluların ödemelerini daha kolay yapabilmeleri amacıyla özel bankaların zorunlu rezervlerini düşürerek finansal akışı sürdürmek için çaresizce mücadele etmesidir. Örneğin ABD Federal Rezervi (Fed), iki aydan kısa bir süre içinde ekonomiye kattığı miktarı ikiye katlamış ve zorunlu rezerv oranını sıfırda tutmuştur. ABD’nin küresel rezerv para ihraç eden ülke olma statüsü Fed’e küresel olarak dolar likiditesi sağlama yönünde benzersiz bir sorumluluk vermiştir. Fed de bunu diğer dokuz merkez bankası ile swap anlaşmaları yaparak gerçekleştirmiştir. Bu karardan sonraki birkaç hafta içinde bu resmi kurumlar kendi ulusal bankalarına vermek üzere yaklaşık yarım trilyon dolar borç almıştır.

Gelişmiş ekonomilerde mali teşvik büyük rakamların göstermeye çalıştığından daha az etkilidir.

Belki de bunun en önemli sonucu, merkez bankalarının likiditesi olmayan şirketlerin iflasını geçici olarak önleyebilmesi olmuştur. Bir merkez bankası, daha önceki piyasa oynaklığına bakabilir ve hali hazırda likiditesi olmayan ancak ödeme gücü varmış gibi gözüken varlıkları satın alabilir. Merkez bankacılar neredeyse senaryonun bu kısmının her sayfasını kullanmış ve özel sektör ile belediye borçları da dâhil çok çeşitli teminatları üstlenmiştir. Bu tür tedbirleri uygulayan çok sayıda banka, Japonya Merkez Bankası, Avrupa Merkez Bankası ve Fed gibi gelişmiş ekonomilerin olağan şüphelilerinin yanı sıra Kolombiya, Şili, Macaristan, Hindistan, Laos, Meksika, Polonya ve Tayland gibi gelişmekte olan ekonomilerin merkez bankalarını kapsamaktadır. Esasen bu ülkeler mevcut likidite yokluğu üzerinden geleceğin toparlanmış ekonomisine doğru bir köprü kurmaya çabalamaktadır.

Merkez bankaları, güçlü bir biçimde ve aceleyle hareket ettiler. Peki, neden böyle yapmaları gerekti? Son finansal krizden sonraki mevzuat ve düzenleyici çabalar bir dahaki krizi azaltmaya yönelik değil miydi? Merkez bankalarının norm dışı alana akın etmesi daha önceki iyileştirme çabalarındaki tasarım hatalarının doğrudan bir sonucudur. 2008’deki krizden sonra hükümetler riski ve yatırımcıların geri dönüş tercihlerini değiştirmek için hiçbir şey yapmamıştır.

Bunun yerine, kaldıraç ve varlık kalitesi sınırlamaları, stres testleri getirerek ve sözde yaşama iradesi sağlayarak regüle edilmiş toplumun, yani özellikle büyük olanlar başta gelmek üzere ticari bankaların, düşük kaliteli kredi talebini karşılamalarını daha pahalı hale getirmiştir. Bu trendin sonucu da gölge bankaların, büyük ölçüde regüle edilmemiş finansal kuruluşların yükselmesi olmuştur. Merkez bankaları şimdi yeni varlıklarla ve yeni taraflarla muhatap olmaktadır zira kamu politikası kasıtlı olarak likiditesi olmayan firmaları ve hükümetleri daha önce destekleyen ticari bankaları devre dışı bırakmıştır.

Şüphesiz ki merkez bankası hareketinin, oran kesintileri, büyük miktarda likidite girdisi ve varlık alımlarıyla piyasanın isleyişindeki birikmiş kötüye gidişi durdurduğu gözükmektedir. Bu şekilde hareket etmek, Fed’in 1930’lardaki başarısızlığından bu yana merkez bankalarının DNA’sına işlemiştir. Ancak bu politikaların net sonuçları muhtemelen dünyanın şu an içinde bulunduğu şoku yeterince engellemekten uzaktır. Uzun vadeli faiz oranları, pandemiden önce de oldukça düşüktü. Fed’in yurtdışına aktardığı o kadar ABD dolarına rağmen doların döviz değeri düşmekten ziyade yükseldi.

Bu parasal teşvikler, mevcut ekonomik rahatsızlık ve belirsizlik ışığında hane halklarının ve firmaların daha fazla harcama yapması için tek başına yeterli değildir. Sonuç olarak dünyanın en önemli merkez bankacıları, Japonya Merkez Bankası guvernörü Haruhiko Kuroda; Avrupa Merkez Bankası başkanı Christine Lagarde ve Fed başkanı Jerome Powell, hükümetlere ilave mali teşvik tedbirleri uygulama çağrısında bulunmuştur. Bu çağrılar yetersiz bir karşılık bulmuş ve nihayetinde de küresel ekonomik faaliyetlerde ciddi bir düşüş meydana gelmiştir.

 

 

Çevirmen:  Mediha Işıtman

 

FÖŞ:  Ekonomik Buhranı Aşmak İçin Çareler Nelerdir?

 

Roubini:  Wall Street sokaktaki acıya kulak vermiyor

 

Euro Bölgesi PMI Ağustos’ta belirgin şekilde yavaşladı: V şekli unutun

 

*Dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu gerçek tehlike hakkında konuşmanın zamanı geldi

The post Carmen – Vincent Reinhart:  Pandemi Bunalımı appeared first on ParaAnaliz.

Facebook Comments