İbrahim Alper Akalın Yazdı: “Türkiye’nin COVID-19 ile Adaletsiz Mücadelesi ve Mali Kural” – Ekonomi Uzmanı

İktidarın geçmişteki keyfi ve verimsiz kamu harcamaları bugün COVID-19 ile mücadelede daha etkin ve eşitlikçi bir ekonomi politikasını engelliyor. İşte bu noktada Türkiye’nin 2011 yılında uygulamaktan vazgeçtiği mali kural uygulamasını hatırlamak gerekir. Şayet geçmişte kamu harcamaları bir mali kurala bağlanıp disiplin altına alınsaydı, bugün çok daha fazla hibe desteğine olanak sağlayacak mali manevra alanı kolaylıkla yaratılabilirdi.

Dünya Bankası tahminlerine göre COVID-19 nedeniyle Dünya 2020 yılını %4.3 küçülme ile kapattı. Türkiye’nin ise geçen yıl %1’e yakın bir oranla büyüdüğü tahmin ediliyor. Resmi rakamlara göre Türkiye, Çin dışında 2020 yılında küçülmeyen tek G-20 ülkesi olacak. Öte yandan bu büyüme Türkiye’deki birçok gösterge ile de çelişki arz ediyor.

Söz gelimi işsizliğin arttığı ve istihdamın azaldığı bir ortamda pozitif büyüme nasıl oluyor sorusunu cevaplamak kolay değil. Ocak-Ekim dönemi itibariyle iş bulma ümidi kalmayan ve istihdam içinde gözükmesine rağmen iş başında olmayan nüfusun dahil edildiği geniş işsizlik oranı son bir yılda ortalama %23.4’ten %31.6’e çıktı. Yine TÜİK istihdam verilerine göre toplam fiili çalışma süresi aynı dönemde yıllık %14 azalmış durumda. Emek faktörünün bu denli olumsuz seyrettiği bir konjonktürde pozitif büyüme rakamının kuşku uyandırması doğal.

Yine TÜİK tarafından açıklanan tüketici güven endeksinin detaylarına bakıldığında, hane halkının mevcut maddi durum endeksinin 2012 başından bu yana en düşük seviyelerine geldiği görülüyor. Bağımsız araştırma kuruluşları da toplumun ekonomik gidişattan hiç memnun olmadığını ortaya koyuyor. Ipsos’un yaptığı araştırmaya göre, dünyada pozitif büyümeyi başaran tek ülke olan Türkiye, aynı zamanda 2020 sonu itibariyle tüketici güveninin en düşük olduğu ülke. REM People tarafından hazırlanan Esnaf Barometresi de esnafın ekonomiye duyduğu güvenin 2020 boyunca sürekli azaldığını ve 2020 Aralık ayında güvenin dip yaptığını söylüyor.

Kısacası 2020 yılını büyüme ile kapatmış olsak bile, bu büyümenin toplumun geniş kesimleri tarafından hissedilmediğini ve ciddi bir ekonomik eşitsizlik yarattığını alternatif göstergeler ortaya koyuyor. Şüphesiz hükümetin COVID-19 ile mücadele kapsamında uyguladığı ekonomi politikaları, toplumu yoksullaştıran adaletsiz K-tipi büyümenin en önemli nedeni.

G-20 ülkeleri arasında Türkiye, ekonomiye en az doğrudan mali destek sağlayan iki ülkeden birisi. İMF verisine göre sunulan hibe ve yardımların boyutu (ertelenen ödemeler dahil) milli gelirin ancak %2.5’ini bulurken, bu rakam gelişmiş ülkelerde ortalama %10, gelişmekte olan ülkelerde ise %5 civarında seyretti. Türkiye salgın süresi boyunca mali hibe ve destek vermektense faizli krediler yoluyla ekonomiyi ayakta tutmaya çalıştı. Tabi kredi desteği, toplumun tüm kesimi yerine ekonomik durumu görece daha iyi olanların yararlanabildiği bir imkandı. Üstelik sunulan krediler, salgın koşullarından oldukça kötü etkilenen hizmetler sektörüne destek olmaktansa salgın ile ilintili olmayan konut, otomobil ve beyaz eşya tüketimi için kullanıldı. Bu durum, hem gelir ve servet dağılımını olumsuz etkileyen hem de salgının ekonomik sonuçları ile mücadelede etkin olmayan bir canlanmayı beraberinde getirdi.

COVID-19 ile daha adil ve etkili bir iktisadi mücadele şüphesiz Türkiye’nin diğer ülkeler gibi daha fazla mali destek sunabilmesi ile mümkündü. Bu sayede salgından etkilenen ve kamu zoruyla kapanmak durumunda kalan tüm işletmeler sosyal güvenlik primi ve vergi yükümlülüklerinden muaf tutulabilirdi. İşletmelerin elektrik, doğalgaz ve su fatura bedelleri üstündeki vergiler kaldırılabilir, bu ödemeler ve kamuya yönelik diğer borçları faizsiz bir şekilde uzun bir vade sonrasına ertelenebilirdi. İşini kaybeden hane halkına ve işletmelere sunulan hibe ödeneklerin boyutu daha yüksek olabilirdi. Ama ne yazık ki toplum doğrudan destekler yerine borçlanmaya mecbur bırakıldı. Bu durum gelecek dönemde işler düzelse dahi toplumun borç ödemek için daha fazla çalışmasına ve kaynak ayırmasına sebep olacak.

İktidarın geçmişteki keyfi ve verimsiz kamu harcamaları bugün COVID-19 ile mücadelede daha etkin ve eşitlikçi bir ekonomi politikasını engelliyor. İşte bu noktada Türkiye’nin 2011 yılında uygulamaktan vazgeçtiği mali kural uygulamasını hatırlamak gerekir. Şayet geçmiş kamu harcamaları bir mali kurala bağlanıp disiplin altına alınsaydı, bugün çok daha fazla hibe desteğine olanak sağlayacak mali manevra alanı kolaylıkla yaratılabilirdi.

Mali kural, ekonomik konjonktürü de dikkate alarak bütçe açığını belirli bir oranda tutmak yoluyla mali disiplini karar alıcılar için bir yükümlülük haline getiren ve yasal bağlayıcılığı olan bir uygulamadır. 2010 yılında dönemin ekonomi bakanı Ali Babacan mali kuralı uygulamasını hayata geçirmek istemiş ancak dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bunu engellemişti.

O dönem uygulanmak istenen mali kural, %5 büyüme hedefini karşılamak suretiyle bütçe açığını milli gelirin %1 oranında sınırlandırmayı hedefliyordu. Mali kural sayesinde; ekonominin düşük büyüme gösterdiği dönemlerde daha fazla bütçe açığı, ekonominin yüksek büyüme ile ısındığı dönemlerde ise bütçede daha fazla tasarruf öngörülüyordu.

Yaptığım hesaplamaya göre, şayet 2011 ile 2019 dönemi arasında mali kural başarılı bir şekilde uygulansaydı; bütçe gelirleri ve diğer makro ekonomik koşullar sabit tutulduğunda, merkezi yönetim harcamalarından toplamda yaklaşık 70 milyar dolara yakın bir tasarruf edilmesi mümkün olacaktı. Bu rakama katlanılan faiz maliyetleri ile de eklendiğinde yapılacak tasarruf miktarı 80 milyar doları bulacaktı. Hükümetin 2018 ve 2019 yılında başvurduğu imar affı ve Merkez Bankası’nın ihtiyat akçesi gibi tek sefere mahsus gelirlerini hariç tuttuğumuzda tasarruf tutarı 90 milyar doları aşabilecekti. (Hesaplama detayları için lütfen yazı sonundaki tabloyu inceleyiniz).

Yani özetle mali kural uygulansaydı, milli gelirin %10 ile 12’si arasında bir kaynak geçmişten tasarruf edilecekti. Böylelikle bugün kamu maliyesi çok daha güçlü bir mali rezerve ve çok daha düşük maliyetle yüksek miktarda borçlanmaya olanak sağlayan mali alana sahip olacaktı. Bu sayede ekonomi yönetimi, diğer gelişmiş ülkelere benzer seviyede olacak şekilde, şu an yapılan mali yardımların yaklaşık 5 katı kadar bir destek sunma imkanına da kavuşacaktı.

Mali Kural sadece mali disiplin yoluyla kamu kaynaklarının etkin kullanılmasını sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda öngörülebilir ve istikrarlı bir kamusal çerçeve sunarak ülke risk primini düşürüyor. Üstelik dışlama etkisini azaltmak suretiyle özel sektörün daha uygun maliyetlerle borçlanmasını sağlayarak ekonomik büyümeyi olumlu etkiliyor. Tabi bu ilave olumlu etkiler yukarıdaki hesaplamadan hariç tutuldu.

Almanya’nın saygın akademik kuruluşlarından Almanya Ekonomi Araştırmalar Merkezi’nin 2020 yılının Aralık ayında yayınladığı bir çalışma da gösteriyor ki, mali kuralı etkin biçimde uygulayan ülkeler dışsal şoklara karşı diğer ülkelerden çok daha etkin politikalar ortaya koyabiliyor. Etkin mali kurala sahip ülkeler, doğal afet ve salgın gibi krizler karşısında daha fazla mali genişleme imkanına sahip oluyor ve kriz sonrası dönemde dahi ekonomik büyüme diğer ülkelerden daha yüksek seyrediyor. (Tabi aynı zamanda hatırlatmak gerekir ki; mali kural uygulayan birçok ülke, COVID-19 döneminde gereken kamusal harcamaları yapabilmek için ekonomik toparlanma sonrası yeniden uygulamak şartıyla mali kuralı devre dışı bıraktı.)

Son olarak mali kuralın zor zamanlarda ekonomiye kalkan olan bir uygulamadan daha fazlası olduğunu belirtmek gerekir. Mali Kural özü itibariyle politik iktidarın iktisadi yozlaşmasını engellemeyi hedefleyen bir kurumdur. 1990’lı yıllardaki siyasi rekabet ve bölünmüşlüğün sebep olduğu bütçe açıkları ve dolayısıyla ekonomik krizler, toplumsal hafızada koalisyonların ekonomik istikrarsızlık doğurduğu algısını güçlü tutuyor. Bu yüzden, geçmişten gereken derslerin alındığının bir nişanesi olarak, iktidara aday muhalefet partilerinin önümüzdeki dönem üzerinde mutabık kalmayı hedefledikleri güçlendirilmiş parlamenter sistemi modelinde ele alınması gereken önemli unsurlardan birisinin de mali kural olduğunu düşünüyorum.

The post İbrahim Alper Akalın Yazdı: “Türkiye’nin COVID-19 ile Adaletsiz Mücadelesi ve Mali Kural” appeared first on ParaAnaliz.

Diğer Ekonomi Haberleri
Halka Arz Olan Aydem’den 1 Milyar Dolarlık Borçlanma

Aydem Yenilenebilir Enerji, 19-22 Nisan tarihlerinde halka arz olmuştu. Şirket tarafından yapılan açıklamada, 1 milyar dolarlık borçlanmaya gidileceği bildirildi. Bu Devamı

YEO Teknoloji Enerji halka arz ediliyor! Tamamen eşit dağıtım

YEO Teknoloji Enerji ve Endüstri A.Ş, resmi sitesinden yayınladığı taslak izahname ile Yeo Teknoloji Enerji halka arz için başvuruda bulunduğunu Devamı

Selva Gıda Halka Arz Onaylandı

Halka arz olmak için başvuru yapan şirketlerden biri olan Selva Gıda’nın başvurusu, bugün SPK tarafından onaylandı ve açıklandı. Selva Gıda Devamı

Başkentgaz İlk İşlem Tarihi Belli Oldu

Bugün yapılan açıklamaya göre Başkentgaz hisselerinin borsada işlem görmeye başlayacağı tarih belli oldu. 2-3 Haziran tarihlerinde talep toplaması tamamlanan şirket Devamı

Başkentgaz işlem günü belli oldu!

Başkentgaz işlem günü belli oldu. Payları, 3-4 Haziran tarihlerinde tamamlanan halka arz sürecinin ardından 11 Haziran’dan itibaren Yıldız Pazar’da işlem Devamı

Ziraat GYO Geri Alım Talep Toplama! Başvurular Nasıl Yapılacak?

Ziraat GYO, halka arzı sırasında verdiği taahhüdü yerine getirmeye hazırlanıyor. Şirketin 33 günlük hisseleri elde tutuma süresi, 8 Haziran tarihinde Devamı

Başkentgaz Halka Arz Büyüklüğü 1.7 Milyar TL

Geçtiğimiz günlerde halka arz başvurusu onaylanan Başkentgaz, halka arz talep toplama işlemleri tamamlandı. Talep toplama 3-4 Haziran tarihinde gerçekleşti. Yapılan Devamı

BMS Çelik Halka Arzında Kaç Lot Dağıtıldı?

BMS Çelik Hasır şirketinin halka arz talep toplaması, geçtiğimiz günlerde sonlandı. Halka arza başvuran kişilerin hesabına kaç lot geçti? BMS Devamı

Facebook Comments